3G bir yaşında!

Media_httptrscopecomw_ajiyj

Yıllardır sektörün umutla beklediği üçüncü kuşak mobil hizmetler, geçen bir yılın sonunda hayatımıza ne kattı?

Geçen yıl bu zamanlar mobil operatörlerin gösterişli kampanyalarıyla hayatımıza giren 3G hizmetleri, BTK Başkanı Tayfun Acarer'in geçen hafta yaptığı açıklamaya göre 2010 Nisan ayına kadar olan ilk 9 ayında 9 milyon aboneye ulaştı. Bu rakamın dünyadaki toplam 250 milyon 3G abonesi dikkate alındığında önemli olduğunu kaydeden Acarer, aynı 9 aylık dönemde veri iletişim trafiğinin de %50 arttığını belirtti. İstatistiklere ve yorumlara bakıldığında herşey güzel ve 3G hayatımıza epey girmiş gibi görünüyor. Bir başka deyişle, Türkiye'de her yedi cep telefonu abonesinden biri üçüncü kuşak GSM hizmetlerini 'kullanıyor'. Peki gerçekten durum öyle mi? Kişisel görüşüme göre durum pek de o kadar olumlu değil. Evet, 9 milyon abone çok önemli rakam ancak bunun kaçı aktif, ona da yakından bir bakmak lazım!

Geçen yıl yapılan 3G lansmanlarında mobil operatörler, mevcut GSM abonelerinin 3Gye geçebilmesi için son derecekolay bir yöntem icat etmişlerdi. Tek bir SMS gönderimi ile 3G aboneliğiniz hemen ve ücretsiz aktive oluyordu. Bu kolaylık içinde insanlar, ellerindeki telefonlarının bile 3G uyumlu olduğuna bakmaksızın bu yeni teknolojiye kavuşmak için hemen SMSler gönderdiler. Bir heyecanla 3G'ye geçen kitle aradan bir süre geçtikten sonra farketti ki, 'eski' GSMden farklı sunulan ve dişe dokunur bir hizmet yok. Üstüne üstlük henüz oturmamış ve sayısı sınırlı 3G şebekeleri yüzünden GSM şebekelerindeki konuşma kalitesini de arar oldular. Arama yaptıklarında şebeke çekmedi, arayanlar da kendilerine ulaşamadı. Sonuçta, önemli bir kitle telefonlarının 3G ayarını KAPALI konumuna alıp eski düzene geri döndü ancak onlar hala 3G abonesi (!) görünüyorlar.

Bu aksiliklerin yanında 3G'nin getirdiği en önemli yenilik cep telefonlarından ziyade taşınabilir bilgisayarlara yönelik oldu. Bu cihazlar için tasarlanan 3G modemler sayesinde "her zaman, her yerden internete erişme" rüyası gerçek oldu. Özellikle büyük şehirlerde yaşayan ve günlük yaşamında sürekli mobilize olanlar için hazırlanan cazip tarifeler sayesinde, internet ev-ofis döngüsünden kurtarılarak lokanta, cafe, park, vd. mekanlara kesintisiz taşındı. Mobil operatör tarifeleri o denli cazip hale geldi ki artık sabit internetin de alternatifi oldu. Bugün evlerindeki sabit abonelikleri iptal edip sadece mobil internet aboneliği kullanan bir çok arkadaşım olduğunu söyleyebilirim. Ayrıca, seyahat, tatil ve yazlıklarda da internete bağlanabilme sorunu bu sayede çözüldü.

Ancak bu tek ve önemli faydanın dışında diğer alanlarda çok da ileri gidemedi 3G. Görüntülü konuşma ilk zamanlar cazip geldi ancak bir süre sonra o ilgi de sönüp gitti. Büyük umutlar bağlanan MobilTV'nin durumu nedir bilmiyorum ama ortalıkta fantastik bir servis varsa ben bunu şimdiye kadar göremedim.

Katma değerli servislerde ise, az da olsa birşeyler olabilir ancak henüz hayatımızı farklılaştıracak hiçbir yeniliğe sahip olamadık. Durum Türkiye'de böyle de dünyada çok mu ileri? Kesinlikle hayır. Dünya çapında üçüncü kuşak mobil hizmetler konusunda başarılı olabilen sadece birkaç operatör var. NTTDoCoMo (Japonya), SKTelecom (G. Kore) gibi başarı hikayesi olan operatörlerin en büyük silahları, kendi cep telefonu standartlarını geliştirerek şebekelerinde sadece bu standartlara uyan cep telefonlarına yer vermeleri.

Bu iki-üç operatör dışında kalanlar ise, üzerinde kendi hizmetlerini sunabilecekleri kendi cep telefonlarını tasarlamak yerine bu hizmetleri piyasadaki telefon markaları üzerinde sunmaya çalışıyorlar. Farklı farklı standartlara sahip bu telefonlar yüzünden, mobil operatörlerin aboneleri de bu servisleri tam anlamıyla kullanamamakta ve sürekli hayal kırıklığı yaşamaktalar.

Avea, Turkcell ve Vodafone eğer milyarlarca dolar yatırdıkları bu 3G şebekelerinden katma değerli hizmetlerle para kazanmak istiyorlarsa işe kendi telefon standartlarını belirlemekle ve bu standarda göre katma değerli hizmet geliştirmekle başlamalılar. Aksi halde Apple gibi şirketler uzun vadede kendi katma değerli hizmetleriyle onların yerini alacak ve şebekelere yapılan yatırımları geri alabilmek de mucizelere kalacak.

Posted
 

İşleri karıştıran oyuncak

Media_httptrscopecomw_anlni

Steve Jobs bir kez daha şapkadan tavşan çıkardı!

Apple firmasının geçtiğimiz günlerde görücüye çıkardığı yeni cep telefonu iPhone4 ile bir kez daha teknoloji ve iletişim tutkunlarının arzu nesnesi olmayı başardı. Elbette 5 megapiksel kamera ile HD video kaydı yapılabilecek, pil ömrü daha uzun olacak, yeni retina ekranla herşey daha net görünecek, içine yeni konulan gyroscope denilen zımbırtı sayesinde telefon bir oyun konsulu hatta bir uçak simülatörüne dönüşecek vs., vs.

Ayrıca, ürünün tanıtımı sırasında kullanılan "iPhone bir kez daha herşeyi değiştirecek!" sloganı dikkat çekiciydi. Özellikle böyle bir iddianın içini doldurmak için yukarıda saydığımız özelliklerin tamamı bile yeterli değilken!

Bana kalırsa bu yeni iPhone'u mobil dünyanın kurallarını değiştirecek bir ürün haline getirecek iki önemli özellik var. Bunlardan biri mobil reklam platformu iAds. Bu platform sayesinde şarkı, film, oyun vd. içeriklerin satıldığı itunes gibi bir gelir kaleminin üzerine, sözkonusu içeriklerin içine ustalıkla yerleştirilmiş ve görselliği yüksek reklamlardan oluşan yepyeni bir gelir kalemi daha ekleniyor. Nissan, Citi, Unilever, AT&T, Chanel, GE, Best Buy, Direct TV, TBS ve Disney gibi bir çok firmayı iAds platformuna dahil eden Apple, daha ilk günden bu firmalardan 60 milyon dolarlık bir reklam geliri elde etmiş bile.

İçerik ve reklam gelir kalemlerini tamamen kendi sistemi üzerinden yürüten şirketin, mobil sektörün devlerine karşı asıl darbesi ise, kablosuz ağlar üzerinden yapılabilen görüntülü konuşma hizmeti Facetime olacak. Bu önemli hizmetin 2010 sonuna kadar sadece iphone4 cihazları arasında ve ücretsiz sunulacağını söyleyen Steve Jobs, servisin gidişatını operatörlerle yapacakları müzakerelere göre belirleyeceklerini söyledi. Bu sözlerin altındaki ima açık; "Eğer operatörlerden istediğim koşulları alamazsam bu hizmeti bedava yapar ve diğer telefon markalarına da açabilirim!".

Aslında başlangıcından bugüne, mobil iletişim sektörünün değer zincirini oluşturan üç büyük oyuncu var; mobil operatörler, telefon üreticileri ve içerik sahipleri. Bu üçlü, zaman zaman çıkar çatışmasına girseler bile, iletişim altyapısının asıl sahipleri mobil operatörlerin liderliğinde ilerleyerek operatörlerin onlar için pastadan kendilerine ayırılan paya razı olmuşlardır. Operatörlerin abonelerine yaptıkları kontratlı telefon satışlar ile kendi mecralarından pazarladıkları içerikler, diğer iki oyuncu için hala en önemli gelir kalemleri. Ancak bu uzun zaman diliminde mobil pazardaki pastayı bir türlü büyütememiş ve yeni teknolojilere yaptıkları yatırımları geri alabilecek bir iş modeli de ortaya koyamamışlardır.

Sonuçta, operatörlerin arama gelirleri üzerinden beslenen geleneksel modelle günümüze kadar gelindi. İşte şimdi iTunes ile iAds gelirleri ve iPhone satışlarıyla yelkenlerini şişiren Apple, operatörlere kafa tutmaya ve onları kablosuz ağlar üzerinden yapılacak ücretsiz aramalarla tehdit etmeye hazırlanıyor. Apple'ın bu stratejiyi tek başına dayatması kuşkusuz zorlu ve uzun bir süreç. Ancak onunla rekabet etmeye çalışan diğer telefon üreticileri de bu yola girer ve kablosuz ağlar üzerinden arama özellikli telefonlar piyasaya yoğunlukla arz edilirse bu, operatörlerin arama gelirlerine ciddi bir darbe vurabilir. Tabii operatörler bu resti görüp yıkıcı bir rekabeti de göze alabilirler.

Öyle ya da böyle Apple, bu hamleleriyle (diğer cihaz üreticilerinden farklı olarak) operatörden de rol çalacak gibi. Sanırım bundan sonra mobil operatörlerin yeni gelir kalemleri yaratmaya çabalayacağı ve mevcut kuralların alt üst olacağı yeni bir döneme giriyoruz.

Posted
 

Google yasağı üzerine...

Media_httptrscopecomw_cxbdg

Adamın biri vergi kaçırıyor. Devlet, bu vergi kaçağının peşine düşüyor ancak adam işi o kadar iyi kitabına uyduruyor ki, mevcut yasalara göre yakalamak mümkün değil. Bu arada adamın oğlu bir cinayet işlemiştir. Bunu fırsat bilen devlet, adamı oğluyla beraber içeri atıyor. Adam "Yahu beni niye alıyorsunuz? Cinayeti ben işlemedim ki!" sözlerine devletin yanıtı: "Nasıl olsa suçlusun! Cezanı ha öyle çekmişsin ha böyle. Ne farkeder ki!"

Geçen Cuma günü 'aniden' işleme konulan ve Youtube yasağı kapsamının yöntem değiştirilerek Google servislerine doğru genişletilmesinin meali budur. Öncelikle şunu belirtmek gerekir ki Google ile devlet arasında uzun süredir devam eden bir vergi anlaşmazlığı var. Google, ülkemizde gösterdiği reklamcılık faaliyetinin faturalama işlemini, Türkiye'deki ofisinden değil, kendisine vergi kolaylığı gösterilen İrlanda'daki ofisinden kesmektedir. Bu da ülkemizde gerçekleşen yıllık 100 milyon TL civarında bir faaliyetin vergilendirilememesi anlamına gelmekte. İşte devletin itiraz ettiği de ülkemizde kalması gerekirken dışarıya giden bu paradır. Buraya kadar devletin %100 haklı olduğu bir durum söz konusu. Ancak sorun devletin bu parayı tahsil etmek için kullandığı yöntemde. Yıllık 100 milyon TLnin vergisinin peşine düşen devlet, bunu Google ile DOĞRUDAN çözmek yerine onun sahibi olduğu fakat vergi konusuyla alakasız Youtube üzerinden cezalandırıyor.

İki yıl önce mahkeme tarafından verilen Youtube.com yasağı kararını, artık alan adı yerine Youtube'ün üzerinde durduğu internet (IP) adreslerine erişimi engellemek yoluyla gerçekleştiriyor. Böylelikle Google'ın aynı internet adreslerinde duran 30 servisine erişim de engellenmiş yani dolaylı olarak Google da yasaklanmış oluyor. "İki yıl bekleyip neden geçen Cuma bu yönteme başvurdu?" sorusunun yanıtı tamamen devletin "Biz bu parayı normal yollardan tahsil edemezsek işte Google'ı böyle cezalandırırız!" keyfiliğinde.

Yukarıdaki örnekte anlattığım gibi her alanda uygulanırsa ortada ne düzen kalır, ne de birey hakkı hukuku. Google suç işlemişse, bu suçun cezası o suçla ilgili olur ve o orantıda olur. Başka bir şeyler üzerinden dolaylı ceza uygulanırsa bunun sonu gelmez. Bunun ötesinde yasağın Google'ı ne kadar etkilediği de tartışmalı. Burada cezalandırılan hatta mağdur olan Google'dan ziyade o servisleri kullanan milyonlarca vatandaşımızdır.

Halihazırda iş sürecini Google üzerinden yaptığı tanıtımlara bağlamış onbinlerce KOBİ, Google ile yaptığı reklam geliriyle içerik üretmeye ve geçinmeye çalışan irili ufaklı binlerce site sahibi ve hatta büyük internet yayıncıları için bile ticari açıdan zorlu bir gidişat söz konusu. Şu anda Google reklam modelinin alternatifi olmadığı için bu gidişat bir süre daha böyle sürerse sayıları yüzbinlerle ifade edilecek kişi ve küçük firma maddi güçlüklerle karşılaşacak.

Ayrıca, Google'ın birçok olumsuz yanı olabilir ama kişi ve kurumların iş süreçlerini kolaylaştırmak ve onların küresel alanda iş yapmalarını sağlamak adına geliştirdiği harita,ajanda, adsense, adwords,döküman saklama, e-kitap, çevirmen,vd.hizmetler sayesinde sadece Türkiye?de bile milyonların internetle tanışmasını sağladığını herhalde kimse inkar edemez.

Ülkenin içinden geçtiği zorlu konjonktürde bu kadar insanın bir anda mağdur duruma düşmesinin yaratacağı etki ve bilişimle gelişme sürecinin kesintiye uğramaması adına, pire için yorgan yakılan bu karardan bir an önce geri dönülmesi herkesin yararına olacaktır!

Posted
 

Yeni Medyanın Yeni Liderleri!

Media_httptrscopecomw_gbdlc

Bir iş seyahati nedeniyle bulunduğum Venezüela'da geçtiğimiz hafta bir gece yarısı...

Kaldığım otelde saat farkından dolayı kaçan uykumun gelmesi için TV kanalları arasında zaplarken birden Venezüela devlet televizyonundaki ilginç bir görüntüye takılıp kaldım; Devlet Başkanı Hugo Chavez, bakanlar kurulunu toplamış ve elindeki BlackBerry cep telefonundan gelen e-posta ve Twitter mesajlarını okuyor, önemli bulduğu mesajları da ilgili bakanlara not aldırıyordu. Arasıra kendisini kızdıran mesajlar olursa konuyu ilgili bakanına soruyor ve hatalı bulduğu bakanı da ekrandaki milyonların önünde bir güzel fırçalıyordu.

Gece yarısı televizyon karşısında toplanan ve halka internet üzerinden hesap veren bir bakanlar kurulu. Bu gerçek üstü görüntüye "Biraz abartı mı acaba?" kuşkusuyla yaklaşıp Chavez'in Twitter hesabına girdim. Her saniye yüzlerce mesaj geliyordu. Zaten az sonra programın sunucusu da, o ana kadar toplam 350.000 mesaj geldiğini söyledi. Bunların içinde iş talepleri ve şikayet mesajlarının yanısıra beğeni mesajları da vardı. Venezüela'lı bir kadının kendisine Twitter üzerinden gönderdiği resimli bir mesaja bakan Chavez "Çok güzel ve çok vatansever bir kadın bu!" şeklinde espriyle karışık bir yanıt verdi. Bir başka vatandaşın "Ben eski bir Stalinistim. Kredi istiyorum!" mesajını okuyunca kahkaha krizine girdi. Ardından telefona tekrar baktığında vatandaşın Stalinist değil stilist olduğunu anlayınca önce biraz bozuldu ancak sonra yine bu durumu ve kendini alaya alarak programı sürdürdü.

Chavez'in Venezüelası, Karayip coğrafyasında yaklaşık 900 bin km2 yüzölçümüne ve 28 milyon nüfusa sahip bir Latin Amerika ülkesi. Dünyanın en büyük 5 petrol ihracatçısından biri olmasına karşın kişi başına düşen milli gelir 6000 dolar civarında. 1498'de Kristopf Kolomb'un bu topraklara ayak basmasıyla başlatılan tarihinin yaklaşık 300 yılını sömürge olarak geçirmiş. 1810'da Simon Bolivar'la başlayan bağımsızlık hareketinin sonrasındaki 200 yılda ise Latin tipi "gel-git demokrasi" sürecini yaşamış ancak ülkenin 500. yılı, Venezüelılar için gerçek bir dönüm noktası olmuş. Bu tarihte Devlet Başkanı seçilen eski darbeci albay Hugo Chavez, geçen son 12 yıl içinde Venezüella'yı "tipik bir Latin Amerika ülkesi" sıfatından kurtararak tamamen özgün bir yola sokmuş.

İzlediği popülist politikalarla toplumun alt kesiminin sevgisini, üst ve orta kesimlerinin ise nefretini kazanan Chavez'in geniş halk kitlelerince neden ve nasıl böylesine koşulsuz desteklendiği, çoğu insanın merak ettiği bir husus. Bana kalırsa, Chavez'in en önemli özelliklerden biri hatta belki de birincisi, hem bireysel hem de kitlesel iletişim becerilerinin üst düzeyde olması. Onu belki de günümüz liderlerinden bir adım öne çıkartan da bu.

Muhaliflerinin elindeki son derece gelişkin ve güçlü geleneksel medyaların karşısına yeni medya araçlarıyla çıkması ve bunlar üzerinden geniş kitlelerle kurduğu sıcak iletişim, onu 2002'de kendisine karşı yapılan askeri darbeden bile kurtarabilmiş. Chavez'in tutuklanmasına tepki gösteren Venezüelalıların kendi aralarında cep telefonlarından mesajlaşarak başlattıkları iletişim sonucu Caracas sokaklarına çıkan milyonların başkanlarını geri istemeleri, darbecilere geri adım attırmış.

Geleneksel medyayı da son derece etkin kullanan Chavez, devlet televizyonundan her pazar yayınlanan "Alo Başkan" programında canlı telefon bağlantıları, SMS ve Twitter üzerinden gönderilen soruları yanıtlıyor. Geçtiğimiz hafta 11. yılını dolduran program hala tüm reality show ve eğlence programlarına fark atarak sürekli en fazla reytingi almakta. İnternetin insanlar arasındaki din, dil,ırk farklarını ortadan kaldırdığı sanal ortamlarda, iş olsun diye bulunlar değil, Chavez gibi kendisiyle barışık ve geniş kitlelerle o medyadan sıcak iletişim kurabilme becerisi olan farklı liderler ön plana çıkıyor. Bir ay önce girdiği Twitter'da kısa sürede 500 bin takipçi edinen Chavez, bunun açık kanıtı!

Posted
 

Eğitim 2.0 Şart

Media_httptrscopecomw_wzead

Cem Yılmaz'ın ünlü vecizesindeki gibi "Eğitim şart" ise, web2.0 bunun için iyi bir fırsat!

Altı yıldır Kadir Has Üniversitesi bünyesinde verdiğim Yeni Medya dersi kapsamında öğrencilere internet ve mobil iletişimin yaşam süreçlerimizi nasıl değiştirmekte olduğunu anlatıyorum. Geçen haftaki son derste bir öğrencimin: "Hocam, iyi hoş anlatıyorsunuz da, bu değişim ne zaman eğitime yansıyacak? Tamam, ders notları internetten paylaşılıyor, sınav notlarımız da cep telefonlarımıza gönderiliyor ama örneğin; dersinizi ne zaman sanal ortamdan canlı anlatacaksınız ve bizler de okula gelmeden sizi dinleyip bulunduğumuz yerden derse katılabileceğiz?" sorusunu dilim döndüğünce yanıtlamaya çabaladım. Konunun sadece teknolojik altyapı sorunu ile sınırlı olmadığını, düşünce yapılarımızın yaşam süreçlerimize yansıması gerektiğini ve bunun da bizleri, üniversiteleri, hatta YÖK'ü bile aşan bir topyekün değişim süreci olacağını açıklamaya çalıştım.

Öğrencimin ikna olmasına sanırım bir süre daha var ama içinde bulunduğumuz ikinci kuşak internet (web2.0) dönemi her ne kadar Facebook, Twitter gibi sosyal medyalarla anılsa da, sağladığı her zaman, her yerden iletişim olanağı sayesinde bir çok sektörde yapısal değişim yaşandığı da somut bir gerçek. Bu sektörlerin bence en önemlisi de eğitim. Yıllar yılı bölgesel eşitsizlik, okul-dersane-giriş sınavları açmazı ve öğretim altyapısı gibi çok temel sorunlarla özel-kamu ayrımı olmaksızın baş etmeye çalışan sektör, internetin sağladığı avantajlarla hem insanları uzakta eğitebilme gücüne hem de onlarla anında ses, yazı ve görüntü paylaşabilme yeteneklerini süratle kazanmakta.

ADSL ve 3G şebekelerindeki gelişmeler, telekom operatörlerine ülke çapında bir eğitim platformu olma fırsatını vermekte. Bu şebekeler henüz topyekün bir eğitim seferberliğini taşıyacak kapasitede olmasa da yapılan pilot uygulamalar geleceğe umutla bakmamızı sağlıyor ve operatörleri altyapıya yatırım için motive ediyor. Örneğin; Turkcell Akademi'nin geliştirdiği Mobil Eğitim platformu, büyük şirketlerin bayii organizasyonlarını cep telefonları üzerinden bilgilendirme, eğitme ve hatta sınav yapma ve ölçme-değerlendirme olanağı veriyor. Hatta onbinlerce insanı sınıflarda eğitime zorluğunu ortadan kaldırarak zaman-mekan ve ciddi para tasarrufu sağlıyor.

Türk Telekom ise, eğitim konusunda bölgesel eşitsizliği ortadan kaldırmak mücadeleyi sanal dünyada başlatıyor. Grup şirketlerinden SEBİT'in hazırladığı etkileşimli eğitim programları, ülkenin her yerindeki öğrenciler için sınıflara kapanmanın ötesinde daha kişisel ve bilgiyi pekiştiren çağdaş bir eğitim modeli sunuyor. Ayrıca, Türk Telekom Akademi'nin geliştirdiği sanal sınıflar sayesinde, uzman eğitmenlerin Doğu ve Güneydoğu bölgelerindeki öğrencilere internet üzerinden etkileşimli dersler verilebilecek ve böylelikle özellikle lise ve üniversite giriş sınavlarındaki fırsat eşitsizliğinin üstesinden gelinebilecek.

İlk ve orta ve lise eğitiminin yanısıra, eğitimin son halkası üniversitelerin de artık sanal ortamı etkin biçimde kullanması ve öğrenci-akademisyen-idareci arası iletişimi ile bilgi paylaşımını ağırlıkla bu ortamdan yapması gerekli.

Yapılanlar elbette heyecan verici ancak Türkiye'nin eğitimde çağı yakalaması, ancak bir devlet politikası olarak içselleştirdiğinde anlamlı hale gelebilir. Bu da internetin, suç ya da eğlence bataklığından ziyade bilginin etkin paylaşıldığı ve kullanıldığı bir etkileşim ortamı olarak kabul edilmesi ve bu kabul ile birlikte üretilecek eğitim politikalarının süratle hayata geçirilmesiyle sağlanabilir. Cumhuriyet'in ilk yıllarındaki Milli Eğitim Seferberliği, Kurtuluş Savaşı'ndan çıkmış bir milletin, çağdaş bir toplum olmasını sağlamıştı.

21. Yüzyılda başlatılacak bir Yeni Medya Eğitim Seferberliği de Türkiye'yi, Cumhuriyet'in 100. yılında dünyanın seçkin bilgi toplumlarından birine dönüştürebilir.

Posted
 

Telif; Hak mı, haksızlık mı?

Media_httptrscopecomw_oivmc

İnsanların yaratıcılığı ödüllendirmeli ancak bunu 100 yıl boyunca koruma altına almak, insanlığın gelişimini engeller.

10 Nisan 1709 tarihinde İngiliz Parlamentosu'nun kabul ettiği ve Kraliçe Anne'in onayladığı yasa ile Londra Yazar ve Yayıncıları tarafından üretilen eserler, 21 yıl süreyle koruma altına alınıyordu. Üstelik bu süre sonunda eser sahibi hala yaşıyorsa bir 14 yıl daha uzatma verilebilecekti.

Tam 301 yıl önce yürürlüğe giren tarihin (bilinen) bu ilk telif yasasında öngörülen koruma süreleri, zaman içinde 'eser sahiplerinin yaratıcılıklarını teşvik edeceği' iddiasıyla sürekli uzatıldı ve en son 1998 yılında 'Mickey Mouse'u koruma yasası' olarak anılan bir düzenlemeyle ABD'de 95 yıla çıkartıldı. Bugünlerde Avrupa Parlamentosu'nda tartışılan yasa taslağında ise, bu sürenin 115 yıla çıkartılması makul görünmekte! Ancak, hem bu uzun koruma sürelerinin tüketicilerde yarattığı tepki, hem de internet gibi her türlü duygu ve düşüncenin engelsiz paylaşıldığı ortam, başlangıcından bu yana bireyin temel bir hakkı olarak algılanan telif hakkının yeniden ele alınmasını kaçınılmaz hale getirdi.

Bu bağlamda iki hafta önce The Economist Dergisi'nde yayınlanan "Copyright and wrong" başlıklı yazıda¹, bu kadar uzun koruma sürelerinin yaratıcılığı değil aksine tembelliği teşvik ettiğini ve kültür-sanat ve bilim insanlarının o eserler üzerinden yaratılabilecek ikincil eserlerden, hak sahiplerinin izin konusundaki bencil davranışları ile ağır cezalar yüzünden vazgeçtikleri belirterek, bu sürelerin 17. yüzyıldaki orijinal haline geri döndürülmesi gerektiği vurgulanıyor. Bu ve benzeri bir çok eleştirel yazı, sanal protesto ve hatta İsveç'te geçen yıl yapılan kalabalık mitingler, konunun kamuoyunda ne denli tepki yarattığının da göstergesi.

21. yüzyılda paylaşım, kültür, sanat ve bilim üretimini hızlandıran, çeşitlendiren ve ilerleten temel bir unsur olarak kabul ediliyor. Dijital ortamda üretilen metin, ses, resim ve video gibi içerikleri içiçe geçilmesiyle, çok daha özgün biçimler (formatlar) ortaya çıkartılabiliyor². Örneğin; yazarların metinlerinin biribirine bağlanmasıyla daha zengin bir sanal üst-metin ya da bilim adamlarının araştırmalarından kolektif bir bilgi bankası oluşturulabiliyor.

Bu yeni biçimli içeriklerin sosyal medyalar aracılığıyla geniş kitlelerle paylaşımı ve ilgili kitlenin de bunlara katkılarıyla ile oluşan bu devasa eserler, insanlığı çok yakın bir gelecekte hayal bile edilemeyecek noktalara taşımaya aday. En basitinden, bir gazetenin internet sitesindeki köşe yazısı, yüzlerce okuyucu tarafından yapılan yorumlarla çok daha derin, zengin hale gelmekte. Bu noktada oluşan duygu ve düşünce yığınını görmezden gelip sadece köşe yazarının hak sahipliğinden nasıl söz edilebilir?

Benzer durumlar, DJler tarafından yapılan remix müzik parçaları ya da pek çok bilim adamı tarafından yeniden ele alınıp daha da geliştirilmek istenen bir bilimsel buluş ya da patent için de geçerli değil midir? Bu durumda bu zenginliği tek bir ürün olarak tanımlayıp bir kişinin ya da küçük bir grubun iznine hem de bir insan ömrü boyunca bağlamak, insanlığa ne derece faydalı?

Telif haklarının 100 yıl olması, bizi yaratıcı bir topluma doğru götürmez tam tersine ilerlemenin, 3-4 kuşak telif mirasyedisinin ve onların etrafında oluşan asalak sektörlerin keyfiyle biçimlendiği tembel bir ortam yaratır. Kültür, sanat ve bilim insanları, bu bağlamda bireyci düşünmekten vazgeçip telif haklarının yeniden (ama hakkaniyetle) düzenlenmesine insanlığın ilerlemesi adına destek vermeliler; Paylaşmanın en büyük erdem ve zenginlik olduğunu hiç bir zaman akıllarından çıkarmadan!..

¹ http://www.economist.com/opinion/displaystory.cfm?story_id=15868004

² http://postdijital.com/telif-haklarinin-tarihi-ve-cikis-sebebi/

Posted
 

Teknolojide mahsur kalmak...

Media_httptrscopecomw_plyyy

İzlanda'da patlayan volkanın külleri, Batı uygarlığının saat gibi işleyen düzenini altüst etti ve insanoğlu doğanın gücüne bir kez daha boyun eğdi!

Eyjafjallajokull'un külleri Avrupa göklerinde salına salına dolaşmaya başladığında, bir kongre için Brüksel'deydim. İlk başta pek kimsenin ilgisini çekmeyen olay, AB ülkelerinin hava sahalarını birer birer kapamalarıyla önce kaygılı bir bekleyişe, daha sonra ise bir kabusa dönüştü.

Bir tarafta Paskalya tatili nedeniyle dünyanın dört bir yanına dağılan Avrupalılar, diğer tarafta ise iş ya da turistik amaçla seyahat ettikleri AB ülkelerinde mahsur kalan insanlar evlerine dönebilmenin yollarını araştırırken aynı zamanda mahsur kaldıkları yerlerdeki maddi ve manevi zorluklarla mücadele etmek zorunda kaldı.

Yaklaşık 1 hafta süren ve gün başına 1 milyar dolar ekonomik kayıpla noktalanan bu süreçte, uygarlığın beşiği olarak nitelenen Avrupa ülkeleri gerek yönetim, gerekse toplum olarak iyi bir sınav veremedi. Öncelikle yaklaşık bir aydan beri faaliyette olan ve tüm bilimsel bulgu ve tahminlerin ortaya konulduğu bir doğa olayını hafife alan Avrupa ülkeleri, işbirliği yapmakta ve önlem almakta geç kaldılar. Oysa bir kaç ay önce birileri size, "bilim ve teknolojiden en üst düzeyde yararlanan ve 'kendi aralarında Birlik olduklarını' iddia eden bu ülkelerde 1 hafta boyunca göklerde sadece kuşların uçacağını ve milyonlarca insanın yerlerinden bile kıpırdayamayacağını" söylese büyük olasılıkla gülüp geçerdiniz.

Son teknolojilerle donatılmış uçaklar pistlerde pineklerken onlara binmekten umudu kesen insanlar, tren ve otomobil gibi alternatiflere hücum etti ancak ulaşım düzeni bu ihtiyaca göre planlanmamıştı. Tren ve otobüs seferleri doldu taştı, Avrupa'nın en ücra köşesinde bile kiralık otomobil bulmak imkansızlaştı. Sonuçta, çoğunluk yine yerinde kalmaya mahkum oldu.

Evlerinden uzakta olan insanların gerilimi, konaklama sıkıntılarını fırsat bilen kimi açıkgöz Avrupalıların fiyat arttırması nedeniyle daha da arttı. Bir TV kanalındaki röportajda, Londra'da kaldıkları otelin konaklama fiyatlarını 5 kat arttırması nedeniyle Hyde Park'ta yatmak zorunda kaldıklarını söyleyen Uzakdoğulu işadamları, Avrupa'nın 'uygarlığın beşiği' olduğu argümanını eminim bir kez daha gözden geçiriyorlardır.

Zor durumda olan bu insanların yardımına ise, sosyal medyalar koştu. Örneğin: Twitter.com'da ashtag başlığı altında düzenlenen bir kampanya ile Londra'da barınma ihtiyacı olanlarla onlarla ev ya da odalarını paylaşmak isteyenler buluşturuldu. Benzer biçimde arabasıyla yola çıkacaklar, aynı yöne gideceklerle roadsharing (yol paylaşımı) başlığı altında buluşup birlikte yola çıktı. Fırsatçıların aksine, sosyal medya insanlarının bu dayanışması, teknolojinin ancak doğru ellerde insanlar için faydalı olabileceğinin çarpıcı bir kanıtı oldu.

Benim kişisel 'volkanik kül' maceram ise, Brüksel'deki bir Türk kahvesinde tesadüfen gördüğüm bir Brüksel-İstanbul otobüs ilanı sayesinde tüm Avrupa'yı boydan boya kateden 41 saatlik ilginç bir yolculuğa dönüştü. Eski model bir otobüste ve teknolojiden uzak geçen bu 41 saat boyunca, uzun zamandır unuttuğum kimi değerleri yeniden hatırlama olanağı buldum. Ekran bakmak yerine otobüs camından çevreyi ve doğayı uzun uzun gözlemledim. SMS ve e-posta yerine kitap okudum. Sanal sohbet yerine otobüste yeni tanıştığım insanlarla yüz yüze sohbetler ettim. Bu sohbetlerin yarattığı dostluklar sayesinde, Sırbistan ve Bulgaristan gümrüklerindeki sıkıntıları birlikte aştık. İki gece önce Avrupa'nın karanlığından çıkıp memleketin aydınlığına vardığımız sabah vakti, sanırım hepimizin hayata ve teknolojiye bakışı değişmişti.

Posted
 

İnternete kadın dokunuşu...

İnternete cep telefonlarından girebilmek, söylediğiniz gibi teknolojisi karmaşık bir şey olabilir. Ancak bu telefonun erkeklerin gömlek cepleri ile kadınların küçük gece çantalarına sığabilmesi, 'projemizin' olmazsa olmaz koşulu. Bu nedenle itirazlarınızı kabul etmiyorum ve boyutları 6 ya 8 santim , ağırlığı da 100 gramdan az olan bir telefon tasarlanana kadar projenin pazara sunulmasını uygun görmüyorum. Başardığınız zaman yeniden toplanırız. Görüşmek üzere!
Posted
 

Yeni Medyalar, Yeni Gündemler

Media_httptrscopecomw_jovnu

Yazılı ve görsel medyamız gerilimli bir gündemin peşinden koştururken, internetin sosyal medyaları kendi özgün gündemlerini yaratıyor!

5 Milyonluk gazete tirajları, 60 küsür milyon TV izleyicisi ve bilumum istatistiklere bakılırsa ülkemizin gündemi yazılı ve görsel medya tarafından belirleniyor. Gazete, radyo ve televizyonların spor, siyaset, ekonomi, magazin, kültür-sanat, vd. konularda oluşturduğu haber ve içerikler , okuyucu, dinleyici ve izleyici olarak kategorize edilen geniş kitlelelere sunuluyor ve bunların bir kısmı kitlenin ilgisi (reyting, tiraj) ya da medyanın kendi politikalarına göre köpürtülerek devam ettiriliyor.

Birey ve kitleler, içinde yer almadıkları ancak türlü nedenlerle kendilerine dayatılan böyle bir akışı alternatifsizlikten uzun yıllar takip etmek zorunda kaldılar. Ancak internetin özellikle sosyal medyaların ortaya çıkışı, yavaş yavaş böyle bir zorunluluğu ortadan kaldırmakta. İnternetle birlikte insanlar, mevcut gündemi ana akım medyanın tekelinden bağımsız ve çok sesli olarak izleyebilmekte daha da önemlisi sosyal medyalar üzerinden kendi bireysel, yerel, ulusal ve hatta uluslararası gündemlerini oluşturabilmekteler.

Örneğin, kişisel blogu üzerinden kendi duygu ve düşüncelerini özgürce paylaşan biri, bunu Facebook üzerinden yakın çevresiyle tartışma olanağına sahip oluyor ve sadece bununla kalmayıp sosyal medyalar üzerinden farklı kişi ve grupların duygu ve düşünceleri üzerine tartışabiliyor. Zaman-mekan sınırına takılıp kalmaksızın ulusal hatta uluslararası nitelik alabilen böylesi bir iletişim, insanlığı daha katılımcı ve paylaşımcı hale getiriyor ve dünya vatandaşlığı kimliğinin de zeminini hazırlıyor.

Elbette buradan "sosyal medyalar ana akım geleneksel medyayı yok edecek" gibi bir mesaj çıkmamalı ancak her geçen gün daha fazla internet kullanıcısının kendi gündemini kendisinin belirleme hakkını keşfettiği bir gerçek. Türklerin sosyal medyalarda ön sıralarda (Facebook 4., FriendFeed 1.) yer almalarının açıklamalarından biri de bu olsa gerek.

Bu gidişatı fark eden bazı popüler medya yıldızlarının sosyal medyada giderek daha fazla yer almaları ve kendi özel gündemlerini bu yeni medyalarda oluşturmaya çalışmaları da bu eğilimin bir göstergesi.

Twitakip.com sitesindeki rakamlara bakılırsa 42.000 kişi müzisyen Sertap Erener'in, 34.000 kişi karikatürist Erdil Yaşaroğlu'nun ve 24.000 kişi ise gazeteci-yazar Ahmet Hakan'ın takipçisi olmuş ve bu kişilerin duygu, düşünce ve durumlarını kendi gündemlerine almışlar.

Bunların da ötesinde, 27.000 takipçili Oğuz Serdar gibi bu sosyal medyalar üzerinde popüler olan yeni medya yıldızları da var. Gazete tirajları ve televizyon izlenme reytingleri ile karşılaştırıldığında bu rakamlar azımsanabilir ancak bunun sadece bir başlangıç olduğunu da gözden kaçırmamak lazım. Örneğin, 4,7 milyon takipçiyle ABD'li aktör Aston Kutcher'in veya 3,5 milyon takipçiyle TV programcısı Oprah Winfrey'in bu sosyal medyalara geleneksel medya kadar ağırlık verdikleri görülmekte. Üstelik bu takipçiler (geleneksel medyalardan farklı olarak), gündemlerine aldıkları bu kişilerle aynı ortamda bulunma algısı içindeler, onların durumlarından daha spontan biçimde haberdar oluyorlar, onlara olumlu-olumsuz duygu ve düşüncelerini doğrudan gönderebiliyorlar ve hatta kimi zaman doğrudan yanıt alabiliyorlar.

Tüm bu gelişmelere bakıldığında içinde bulunduğumuz zamanların ruhunu, başkalarının akıttığı gerilimli bir kitlesel gündemden ziyade bireylerin kendi insiyatiflerine dayanan daha kişisel ve birebir gündemler yansıtacaktır.

Posted
 

Yeni Medya'da olmak ya da olmamak!

Media_httptrscopecomw_yfixs

Birkaç hafta önce bir gece internette sosyal medyalar arasında gezinirken hararetli bir tartışma ilgimi çekti. Tartışılan, 'Özge adlı aşkını arayan bir genç' tarafından açılan bir web sitesiydi. Sitedeki doldurulması istenen destek formları ve 'Ne kadar Özgesin?' gibi garip yarışmaları görenler, işin içinde bir iş olduğunu düşünerek kafalarındaki tereddütleri sosyal medyalarda paylaşmayı tercih etmişlerdi.

Kimileri bunun bir kahve markasının reklamı olduğunu iddia ediyor, kimileri ise sıradan bir site olduğunu söylüyorlardı. Sitenin gizemli havası, insanlara itici geliyor ancak bir yandan da merak uyandırıyordu.

Tartışmalar bir süre daha bu minvalde sürüp gitti. Birkaç gün önce aklıma geldi ve merak edip siteye girdim. Gördüklerim doğrusu beni şaşırttı; Aşkını aradığını iddia eden genç arkadaş, siteyi reklamcılarla 'dalga geçmek' ve Türkiye'deki dijital reklam ajanslarının internetten anlamadığını 'kanıtlamak' için kurduğunu büyük bir mutlulukla açıklıyordu.

Bu genç arkadaşın muziplik olarak lanse ettiği şeyin aslında çirkinlik olduğu hususunu bir yana bırakalım ve gelin bu yaptığı işin neyi kanıtladığı üzerine odaklanalım. İnternet, ortaya çıkışından bu yana, pek çok kişi ve kurum tarafından anlaşılmaz ve güvenilmez olarak algılanan bir iletişim ortamı. Aslında internetin geniş kitleler özellikle gençler tarafından yoğun kullanımı ve diğer mecralara kıyasla daha ölçülebilir bir medya olması, bu durumu az da olsa olumluya çevirse de özellikle marka kaygısıyla hareket eden kişi ve kurumların internetten uzak durduğu bir gerçek. İşte az önce sözünü ettiğim tarz yaklaşımlar, bu bıçak sırtı gidişi olumsuz etkiliyor ve markaları internete daha da uzaklaştırıyor. Bunun da ötesinde, bir marka promosyonu olduğunu düşünerek söz konusu siteye giren onbinlerce kişinin büyük bir kısmı da kendisini aldatılmış hissediyor ve bir daha aynı durumla karşılaşırlarsa (gerçek olsa bile) bu tip sitelerden uzak duracaklarını söylüyor. Sonuç: internete daha az güvenen kullanıcı ve reklam verenler!

Öte yandan bu tip durumlardan dijital reklam ajanslarının da çıkartması gereken dersler var; Öncelikle reklamverenlerin internet konusunda kendi paranoyalarını besleyen değil azaltan cesur argümanlarla ikna edilmeleri gerekiyor. Özellikle kurumsal müşterilere, marka değerlerini tamamıyla yansıtmayan mikrositeler kurmayı, kurumun sahiplenmez göründüğü viral reklamlar ya da markanın gizlendiği meraklandırıcı kampanyalar düzenlemeyi önermek, beklenenin tam aksi sonucu verecektir. Bunun yerine onlara, internetin böyle kötü örneklerin de olduğu bir iletişim ortamı olduğunu, insanların bu yüzden ürkek ve tedirgin yaklaştıklarını açıkça anlatmak gerekli.

Ayrıca, kişi ve kurumların internetten uzak durmalarının, onların yerini rakiplerinin ya da kendilerini taklit eden sahtekarların doldurmalarına olanak tanıdığını, bunun da daha kötü sonuçlara yol açtığının da altını çizmekte fayda var. Bu ve benzeri nedenlerle, onları markanın tüm değerleriyle orada olduğunu onlara kanıtlayacak içtenlikte bir iletişim stratejisine ikna etmek gerekli. Bu konuda çok basit ancak o denli anlamlı bir örnek: TTNet'in sosyal medyalar üzerinden verdiği sanal müşteri hizmetleri desteğidir.

TTNet ile ilgili herhangi bir sorununuzu sosyal medyalarda seslendirdiğiniz zaman, TTNetDestek adlı kullanıcı hesabı üzerinden sorununuz alınıp değerlendiriliyor ve size en kısa sürede yine bu mecradan yanıt veriliyor. Bu şekilde sosyal medyalar üzerinden yanıt bulan çözüm sayısı arttıkça TTNet hakkındaki olumsuz değerlendirmeler de azalmakta. Bu sayede, TTNet'in sosyal mecralarda diğer mecralara nazaran daha güvenilir bir imaja sahip olamaya başladığını da söyleyebilirim. Sonuç olarak mesele, yeni medyada olmak ya da olmamak değil nasıl var olacağını planlamak!

Posted