Birkaç hafta önce bir gece internette sosyal medyalar arasında gezinirken hararetli bir tartışma ilgimi çekti. Tartışılan, 'Özge adlı aşkını arayan bir genç' tarafından açılan bir web sitesiydi. Sitedeki doldurulması istenen destek formları ve 'Ne kadar Özgesin?' gibi garip yarışmaları görenler, işin içinde bir iş olduğunu düşünerek kafalarındaki tereddütleri sosyal medyalarda paylaşmayı tercih etmişlerdi.
Kimileri bunun bir kahve markasının reklamı olduğunu iddia ediyor, kimileri ise sıradan bir site olduğunu söylüyorlardı. Sitenin gizemli havası, insanlara itici geliyor ancak bir yandan da merak uyandırıyordu.
Tartışmalar bir süre daha bu minvalde sürüp gitti. Birkaç gün önce aklıma geldi ve merak edip siteye girdim. Gördüklerim doğrusu beni şaşırttı; Aşkını aradığını iddia eden genç arkadaş, siteyi reklamcılarla 'dalga geçmek' ve Türkiye'deki dijital reklam ajanslarının internetten anlamadığını 'kanıtlamak' için kurduğunu büyük bir mutlulukla açıklıyordu.
Bu genç arkadaşın muziplik olarak lanse ettiği şeyin aslında çirkinlik olduğu hususunu bir yana bırakalım ve gelin bu yaptığı işin neyi kanıtladığı üzerine odaklanalım. İnternet, ortaya çıkışından bu yana, pek çok kişi ve kurum tarafından anlaşılmaz ve güvenilmez olarak algılanan bir iletişim ortamı. Aslında internetin geniş kitleler özellikle gençler tarafından yoğun kullanımı ve diğer mecralara kıyasla daha ölçülebilir bir medya olması, bu durumu az da olsa olumluya çevirse de özellikle marka kaygısıyla hareket eden kişi ve kurumların internetten uzak durduğu bir gerçek. İşte az önce sözünü ettiğim tarz yaklaşımlar, bu bıçak sırtı gidişi olumsuz etkiliyor ve markaları internete daha da uzaklaştırıyor. Bunun da ötesinde, bir marka promosyonu olduğunu düşünerek söz konusu siteye giren onbinlerce kişinin büyük bir kısmı da kendisini aldatılmış hissediyor ve bir daha aynı durumla karşılaşırlarsa (gerçek olsa bile) bu tip sitelerden uzak duracaklarını söylüyor. Sonuç: internete daha az güvenen kullanıcı ve reklam verenler!
Öte yandan bu tip durumlardan dijital reklam ajanslarının da çıkartması gereken dersler var; Öncelikle reklamverenlerin internet konusunda kendi paranoyalarını besleyen değil azaltan cesur argümanlarla ikna edilmeleri gerekiyor. Özellikle kurumsal müşterilere, marka değerlerini tamamıyla yansıtmayan mikrositeler kurmayı, kurumun sahiplenmez göründüğü viral reklamlar ya da markanın gizlendiği meraklandırıcı kampanyalar düzenlemeyi önermek, beklenenin tam aksi sonucu verecektir. Bunun yerine onlara, internetin böyle kötü örneklerin de olduğu bir iletişim ortamı olduğunu, insanların bu yüzden ürkek ve tedirgin yaklaştıklarını açıkça anlatmak gerekli.
Ayrıca, kişi ve kurumların internetten uzak durmalarının, onların yerini rakiplerinin ya da kendilerini taklit eden sahtekarların doldurmalarına olanak tanıdığını, bunun da daha kötü sonuçlara yol açtığının da altını çizmekte fayda var. Bu ve benzeri nedenlerle, onları markanın tüm değerleriyle orada olduğunu onlara kanıtlayacak içtenlikte bir iletişim stratejisine ikna etmek gerekli. Bu konuda çok basit ancak o denli anlamlı bir örnek: TTNet'in sosyal medyalar üzerinden verdiği sanal müşteri hizmetleri desteğidir.
TTNet ile ilgili herhangi bir sorununuzu sosyal medyalarda seslendirdiğiniz zaman, TTNetDestek adlı kullanıcı hesabı üzerinden sorununuz alınıp değerlendiriliyor ve size en kısa sürede yine bu mecradan yanıt veriliyor. Bu şekilde sosyal medyalar üzerinden yanıt bulan çözüm sayısı arttıkça TTNet hakkındaki olumsuz değerlendirmeler de azalmakta. Bu sayede, TTNet'in sosyal mecralarda diğer mecralara nazaran daha güvenilir bir imaja sahip olamaya başladığını da söyleyebilirim. Sonuç olarak mesele, yeni medyada olmak ya da olmamak değil nasıl var olacağını planlamak!
