İnsanların yaratıcılığı ödüllendirmeli ancak bunu 100 yıl boyunca koruma altına almak, insanlığın gelişimini engeller.
10 Nisan 1709 tarihinde İngiliz Parlamentosu'nun kabul ettiği ve Kraliçe Anne'in onayladığı yasa ile Londra Yazar ve Yayıncıları tarafından üretilen eserler, 21 yıl süreyle koruma altına alınıyordu. Üstelik bu süre sonunda eser sahibi hala yaşıyorsa bir 14 yıl daha uzatma verilebilecekti.
Tam 301 yıl önce yürürlüğe giren tarihin (bilinen) bu ilk telif yasasında öngörülen koruma süreleri, zaman içinde 'eser sahiplerinin yaratıcılıklarını teşvik edeceği' iddiasıyla sürekli uzatıldı ve en son 1998 yılında 'Mickey Mouse'u koruma yasası' olarak anılan bir düzenlemeyle ABD'de 95 yıla çıkartıldı. Bugünlerde Avrupa Parlamentosu'nda tartışılan yasa taslağında ise, bu sürenin 115 yıla çıkartılması makul görünmekte! Ancak, hem bu uzun koruma sürelerinin tüketicilerde yarattığı tepki, hem de internet gibi her türlü duygu ve düşüncenin engelsiz paylaşıldığı ortam, başlangıcından bu yana bireyin temel bir hakkı olarak algılanan telif hakkının yeniden ele alınmasını kaçınılmaz hale getirdi.
Bu bağlamda iki hafta önce The Economist Dergisi'nde yayınlanan "Copyright and wrong" başlıklı yazıda¹, bu kadar uzun koruma sürelerinin yaratıcılığı değil aksine tembelliği teşvik ettiğini ve kültür-sanat ve bilim insanlarının o eserler üzerinden yaratılabilecek ikincil eserlerden, hak sahiplerinin izin konusundaki bencil davranışları ile ağır cezalar yüzünden vazgeçtikleri belirterek, bu sürelerin 17. yüzyıldaki orijinal haline geri döndürülmesi gerektiği vurgulanıyor. Bu ve benzeri bir çok eleştirel yazı, sanal protesto ve hatta İsveç'te geçen yıl yapılan kalabalık mitingler, konunun kamuoyunda ne denli tepki yarattığının da göstergesi.
21. yüzyılda paylaşım, kültür, sanat ve bilim üretimini hızlandıran, çeşitlendiren ve ilerleten temel bir unsur olarak kabul ediliyor. Dijital ortamda üretilen metin, ses, resim ve video gibi içerikleri içiçe geçilmesiyle, çok daha özgün biçimler (formatlar) ortaya çıkartılabiliyor². Örneğin; yazarların metinlerinin biribirine bağlanmasıyla daha zengin bir sanal üst-metin ya da bilim adamlarının araştırmalarından kolektif bir bilgi bankası oluşturulabiliyor.
Bu yeni biçimli içeriklerin sosyal medyalar aracılığıyla geniş kitlelerle paylaşımı ve ilgili kitlenin de bunlara katkılarıyla ile oluşan bu devasa eserler, insanlığı çok yakın bir gelecekte hayal bile edilemeyecek noktalara taşımaya aday. En basitinden, bir gazetenin internet sitesindeki köşe yazısı, yüzlerce okuyucu tarafından yapılan yorumlarla çok daha derin, zengin hale gelmekte. Bu noktada oluşan duygu ve düşünce yığınını görmezden gelip sadece köşe yazarının hak sahipliğinden nasıl söz edilebilir?
Benzer durumlar, DJler tarafından yapılan remix müzik parçaları ya da pek çok bilim adamı tarafından yeniden ele alınıp daha da geliştirilmek istenen bir bilimsel buluş ya da patent için de geçerli değil midir? Bu durumda bu zenginliği tek bir ürün olarak tanımlayıp bir kişinin ya da küçük bir grubun iznine hem de bir insan ömrü boyunca bağlamak, insanlığa ne derece faydalı?
Telif haklarının 100 yıl olması, bizi yaratıcı bir topluma doğru götürmez tam tersine ilerlemenin, 3-4 kuşak telif mirasyedisinin ve onların etrafında oluşan asalak sektörlerin keyfiyle biçimlendiği tembel bir ortam yaratır. Kültür, sanat ve bilim insanları, bu bağlamda bireyci düşünmekten vazgeçip telif haklarının yeniden (ama hakkaniyetle) düzenlenmesine insanlığın ilerlemesi adına destek vermeliler; Paylaşmanın en büyük erdem ve zenginlik olduğunu hiç bir zaman akıllarından çıkarmadan!..
¹ http://www.economist.com/opinion/displaystory.cfm?story_id=15868004
² http://postdijital.com/telif-haklarinin-tarihi-ve-cikis-sebebi/
